HİÇ BULUNAMAYACAK
Evden dışarı zar zor attı kendini, midesi bulanıyor, başı dönüyordu. Televizyon ekranında gördüğü o son sahne fenalaşmasına sebep olmuştu. Adımlarını uygun bir monotonluğa uydurmaya çalıştı. Yüzü yere bakıyordu, gördüğü sadece yanından hızla geçen sürüyle ayaktı. Sadece bir tanesi çok yavaşça geçmekteydi, kaldırımda o ince topuk sesleri, tak tak tak. Ona yine aklının bir köşesine sıkışmış yalnız çocuğu hatırlattı, bu ses. O yalnız çocuğa acıdı, midesinde tekrardan bir hareketlilik sezdi. O anda ağzından çıkardı midesinde ne varsa, yeni yediği pizza artık kaldırımdaki taşların üzerindeydi. Derin bir nefes aldı, apartman duvarına yaslandı ve yere çöktü yavaşça. Aklındakileri toparlamaya çalıştı, bugün her zamankinden daha kötüydü. Bir daha televizyon izlememeye karar verdi. Son bağırış, televizyondaki adamın ağzından çıkan son sözler delirtmişti onu. İnanıyordu aşka, aşk tek çareydi ona göre. Dini yoktu, tanrısı da. Elinde kalan insanlardı, onlara inanmak istiyordu. Onu seven kıza da, yan komşusu çok konuşan Meral teyzeye de. Ama televizyondaki adam aksini iddaa ediyordu. "Aşk yoktur." demişti bağırarak. Bu söz, onun içindeki fay hattını harekete geçirmişti, içinde bir şeyler kırılmıştı sanki, depremi yaşamış ve apartman dibine, kaldırımın başladığı noktaya savurmuştu onu.
Herşeyin oyun olduğundan habersiz yaşıyordu, Serkan. İnandıkları içinde saklı, hiç kirlenmemiş halleriyle, hiç dışarıya çıkmamış küçük çocuklar gibi kandırılmaya hazır, bir o kadar da ürkek. Olmayacak bir şey istemişti yine bilmeden. O kalp ağrıları, o kafasını patlattığı gecelerde uyuyamadı. Beklemekle geçti o haftalar, kurdu kafasında, yönetti her sahneyi kendince. Evden çıkmıyordu; ama çekilen sahnelerin hiçbiri evde geçmiyordu. Dışarıda hayal ediyordu kendini. Dışarda olmalıydı onu görebilmesi için, onunla konuşabilmesi için.
Sakallarını kesiyordu her gün, her gün duş alıp temizleniyordu. Özenip hazırlanıyordu, evden hiç çıkmayacak olsa da. Kendini sokağa atması gereken işte o saatte, evdeydi hala Serkan. Böyle yapmamalıydı, görmeliydi onu, konuşmalıydı. Aşkını itiraf edemese de, bir çift söz çıkmalıydı ağzından. Belki o zaman herşey daha da belirginleşirdi, belki de mahvolurdu; ama yine de gerçeklerle yüzleşmek gerekiyordu. Bitmezdi yokuşu yaşamın, çevrede konuşulanlar bitmezdi. Herkes, Serkan'ın evden çıkmadığını biliyordu. Yaşamak, onun için, bu 3 hafta yaşamamaktı. Hak ettiğini düşünüyordu bu cezayı, Serkan. Kendini üzmeye dayanamayan ve bunu bir çocuk edasıyla gerçekleştiren adam, kendine ceza vermişti. Gerçekle olan imtihan erteleniyordu hep. Ve o gün kustuğu kaldırımda aşkını düşündü, hiç gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek bir sürü konuşma kurguladı yine, çok akıcı konuşuyordu her zamanki gibi. Nehir, hayran hayran dinlemişti onu tabii, sonunda Serkan'ı dudağından öptüğü o an film bitiyordu ve Serkan kaldırım taşlarındaki o sinir bozucu sırayı fark ediyordu. Altıgenler dizilmişti, grili kırmızılı. Bu sefer Serkan'ın kusmuğu bozmuştu ahengi.
Herkes altındaydı standartların kendine göre. Bir trajedi, küçük bir kazaymışcasına umursanmayan; ama ağır yaralıların olduğu içinde, hiç açıklanmayan o ağır gerçekler, hep dipteler tabii. Serkan, çalıştığı işten çıkarıldıktan sonra eve kapanıp, 3 hafta boyunca düşünmüştü. İşyerindeki aşkının gölgesinde hayallere dalan, eski zamanlardan kalma bir adama dönüşmüştü. Hep büyü dediler ona. Oku, iş bul dediler sonra. Hepsini yaptı kendince; ama o büyüklerinin dediği büyüme işini kıvıramadı. Yani sözün özü, oyundaki rollerine giremedi, hala içindeki çocuğu dinleyen ve ona bir türlü söz geçiremeyen, otuzuna merdiven dayamış koca adam Serkan.
Baştan büyük bir istek duydu. Ama sonunu biliyordu. Başka birini hayal edemiyordu. Yeni bir başlangıç için, yeni bir plan kurgulamaya karar verdi. Bilmiyordu ki kurgu işe yaramaz hayatta. Hep bir sürpriz bekler, hep o anda karar verirsin. Bir bitiş, bir başlangıç. İki yakasını bir araya getiremeyecek adam...
























